top of page

Kundaklamadan Sınıra: Güven, Beden ve Özgürlük Üzerine

  • 6 Nis
  • 2 dakikada okunur

Okuduğum bir kitapta, bebeklerin doğumdan sonraki ilk üç ayının aslında gebeliğin bir devamı olduğundan söz ediliyordu. Bebekler, bu ilk üç ayda anne rahminden ayrılmaya henüz tam olarak hazır değildir; bu yüzden ağlama nöbetlerinin sık olması ve kendi kendini sakinleştirme becerilerinin henüz gelişmemiş olması oldukça doğaldır. Kitap boyunca özellikle vurgulanan nokta şuydu:


Kendini sakinleştirme becerisi henüz gelişmemiş olan bebekler için ilk üç ayda kundaklamak önemli bir destekleyici araçtır.

Kitaba başlarken kundaklamayla ilgili alışılmışın dışında bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ancak anlatılanlar, aslında bildiğimiz geleneksel kundaklamaydı. Düşününce, bu oldukça mantıklı geliyor. Dokuz ay boyunca bedeni tamamen saran, sınırları belli bir alanın içinde yaşayan bir bebeğin; bir anda sınırsız, sesli, ışıklı ve kontrol edemediği bir dünyaya gelmesi bocalatıcı ve korkutucu olmaz mı?



Kundaklanan bebek, bedeni yeniden sarıldığında kendini daha güvende hissediyor. Uyaranları bir süreliğine dışarıda bırakabiliyor ve sınırları olan bir alanda rahatlayabiliyor. Annemin, yeğenlerim doğduğunda onları sımsıkı sardığını hatırlıyorum. Sarıldıklarında bebeklerin mışıl mışıl uyuduklarını…Uykuya geçebilmek için bedenin gevşemesi gerekir. Beden gevşediğinde, o halin içinde kalmak da kolaylaşır. Kundak, bebeğin bedenine dışarıdan bir sınır koyarak; bilmediği bu dünyada ona tanıdık bir güven alanı sunar.


Bu noktada aklıma şu soru geldi:


Bebeklikteki kundaklama ile çocuklukta sınır kavramı arasında bir ilişki olabilir mi?


Her çocuğun, yaşı ne olursa olsun, sınırlarla çevrili bir alana ihtiyacı vardır. Sınırı olmayan bir çocuk, anne rahminden yeni çıkmış bir bebek gibi; bedenini sakinleştirmekte ve çevresinde olup biteni anlamlandırmakta zorlanır. Bu zorlukla baş edemedikçe de krizler ortaya çıkar.Peki, doğru sınırlar koyduğumuzda çocuklar da tıpkı kundaklanmış bir yenidoğan gibi rahatlar mı?


Kitapta kundaklamanın, tarihte bazı düşünce akımlarının etkisiyle terk edildiğinden bahsediliyordu. Özellikle özgürlüğün vurgulandığı dönemlerde, bebeklerin serbestçe hareket edebilmesi adına kundaklamanın bırakıldığı anlatılıyordu. Bugün ebeveynlerin en çok arada kaldığı nokta da tam olarak bu değil mi?


Sınır koymak mı özgürlüğü kısıtlar, yoksa sınır koymamak mı çocuğu güvensiz bırakır?


Sınır oluşturduğumuzda gerçekten çocuğun özgürlüğünü mü kısıtlıyoruz; yoksa ona alanı yavaş yavaş açarak, çevreyi tanımasına ve keşfetmesine mi yardımcı oluyoruz? Hangisi daha sağlıklı? Hangisi çocuğun gerçek ihtiyacına daha yakın?


Nasıl ki bir yenidoğanı 7/24 kundaklamak, bir noktadan sonra yarardan çok zarar veriyorsa; çocuklar için sınırlar da böyledir. Her çocuğun aynı süreyle, aynı yoğunlukta ve aynı biçimde kundağa ihtiyacı olmadığı gibi; her çocuğun da aynı sınırlarla büyütülmesi mümkün değildir.Aşırı koruyucu ebeveynlik, her isteği “doğru” adı altında kontrol etmek; tıpkı çok sıkı kundak gibi çocuğun gelişimini sınırlar.


Kısacası, kundaklamadan sınıra doğru bir geçiş vardır.Doğru zamanda, doğru şekilde ve çocuğa göre yapıldığında bu sınırların geri dönüşü vardır. Ancak her ebeveyn, kendi çocuğu için doğru kundaklama biçimini, yani doğru sınırları bulmak zorundadır.Aksi halde, en iyi niyetle yapılan şeyler bile çocuk için rahatlatıcı değil; sıkıştırıcı hale gelebilir.


Kaynak: Karp, Harvey. Mahallenin En Mutlu Bebeği. Yakamoz Yayınları, 2002.


 

 
 

Abonelik Formu

Duyuru ve önerilerim için ücretsiz abone olabilirsiniz.

©2024, SEVGİ KILINÇ tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page